21 Temmuz 2017 Cuma

Depreme din bağlamak



Yobazlığın farklı boyutlarını özellikle doğa olayları sonrasında fazlaca gözlemlediğimiz bu güzide topraklarda gün geçmiyor ki yeni bir heyecan yaşanmasın.

Ege olarak hep birlikte bahar bitiminden beri sallanıyoruz. Beşik gibiyiz. Manisa sallandı, Karaburun sallandı, şimdi de Gökova sallandı, hepimizin götü çıktı, "La noluyo?!" diye. Deprem esnasında "Bakiim, olay var mı?" diye balkonlara hücum ediyoruz, bi' tek elimizde çiğdemimiz eksik:

 "Eneee Süleyman Dayıgiller de sokağa çıkmış don atlet, koş Necla koş." .

Orijinal milletiz, kendimizi seviyoruz.



Bir de bu yere göğe sığamayan milletin her afet sonrası durumu maneviyatla ifade etmesini, "Kafirler, size ders olsun." söylemlerini, insanlar günah işlediği için bu durumun orada yaşayan kişilerin başına geldiği inancını taşımalarını ne yazık ki hala hayretle karşılıyor ve anlam veremiyorum. Ama bu güzide insanlarla aynı kara parçasını paylaşıyoruz işte. İnsanlığın ilk zamanlarından bu yana gelişme gösterememek de böyle acı verici. Evet bacım, allahım gazabı, işte bunlar hep seks, hep bu yüzden oluyor bunlar.



Aynı kafaların daha iki gün önce sele uğramış İstanbul ile ilgili tek bir çıkarımı yok elbette.

Bir İstanbul Masalı Bkz. Gülse Birsel

Ege bölgesindeyiz. Deprem kuşağındayız. Coğrafi yapıdan kaynaklı fazlaca aktif fay hattının bulunduğu bir yerdeyiz. Deprem olacak, kontrol edemeyiz. Bunu kabul etmemiz gerekiyor. Kontrol edeceğimiz şeyleri ise görmezden geliyoruz. Ne bir deprem çantası, ne bir toplanma yeri belirlemişiz kendimize. Ne evdeki dolabı duvara askı ile sabitliyoruz ne de yaşam üçgenini nerede kuracağımızı biliyoruz. Ne oturduğumuz binanın yapısını kontrol ediyoruz, ne de yüksekliğini.

Hep cehape zihniyeti


Bulunduğum ilde üniversite hastanesinin hemen altından aktif fay hattı geçmesi ve bu binanın mevcut yerine kurulmasına izin verilmesi mantıklı mı?

Sabah işe geldiğimde herkesin dilinde deprem vardı elbette. Maceralar maceralar; akşam uyumadık diyenler, sokakta sabahladık diyenler, kayınvalidenin köydeki evine gittik orda uyuduk diyenler, valla çıktım balkona yaktım cıgaramı diyenler, depremin büyüklüğünün daha fazla olduğunu ama milleti sindirmek için daha düşük ölçekli gösterildiğini iddia edenler -çünkü bunlar hep İsrail'in oyunu- önlem almamız gerekiyor diyenler... Yine bir kaç günlük konuşulacak konu çıktı hepimize diye düşündüm. Millet Bodrum'u boşaltmaya başlamış, tam tatile gitmelik zaman diyorlar, bayılıyorum bu kafalara.

Gelelim bu konunun gebeli kısmına;

İşe gelirken sabahın köründe telefonum çaldı, halacığım arıyor; "Piiiiireeeennseeesss nasııııııılll?"

Deprem olduğunu sabah olunca öğrenmiş, aklına da ilk biz gelmişiz ama bebeği soruyor. Kendisi bedenimde sürekli depremler oluşturuyor zaten diyemedim, "Çık iyi hılıcııım, ehe." diyebildim. Artık kavga etmiyorum.

Telefonu kapatırken de "Bebeği benim için çok çok öp." dedi. "Tımım hılıcııııımm." dedim.

Henüz doğmadığını ona söylesem mi, emin değilim.

Yine sabah iş arkadaşlarımdan biri "Ay, n'aptın, heyecanlandın mı, iyi misin, sorun var mı, bebek hareket ediyor mu?" diye panik halinde yanıma koştu. "Sakin ol şampiyon, all izz well." dedim.



Ha ben depremi nasıl karşıladım?

Sıcaktan salonda yatıyoruz ya, sallantıdan hafif bir mide bulantısıyla uyandım, karanlıkta görebildiğim kadarı ile kocam yerinde yatmıyordu, "Kocaaaaam" diye seslendim, sivrisinek yüzünden yatak odasına kaçmış, yalpalayarak hole doğru gittim, onun sesini duydum sonra evde kedi aramaya başladım. Kediyi de alıp yaşam üçgeni oluşturmaktı amacım ama ben kediyi bulana dek kocam beni mutfağa bulaşık makinesinin dibine yolladı. Sallantı geçtikten sonra yavrucuğumu masanın altında götü yere yakın, tırsmış, gözleri faltaşı gibi açılmış olarak buldum. Sanırım ömrü boyunca hissettiği en şiddetli depremdi. Ardından bir süre televizyona baktık, koeriyi kurcaladık, bir iki artçı daha hissettik ve derin bir uykuya daldık.

Aklımdan "Ya ölürsem." diye bir şey geçmedi. İlk aklıma gelen, kocam nerede ve kediyi korumam lazım fikriydi. Taşıma çantasını yanımıza aldık, ola ki evden çıkmak gerekirse yakınımızda olsun diye.

Ve fakat her şeye rağmen gecenin sonunda yine kendimize bir mutluluk payı çıkarmıştık. Kocam sivrisineği yakalamış ve kadim dostu kanepenin üzerine yeniden kurulmuştu.  Çünkü serin bir gece uykusu her şeye bedeldir.


20 Temmuz 2017 Perşembe

Tasmasız gezen köpek/ evcil hayvan sorunu


Sabah kendiliğimden uyandım. Özellikle sıcaktan cozurdadığımız kavurucu zamanlardan sonra bir iki gün hava yumuşadı. Hani sabah serinliğinde incecik bir pike alır da örtünürsün ya, vücudunun soğukluğunu kırıverir bir anda, tam da öyle güzel bir sabah. Erken uyandığım için bir iki ütü yapayım bari, dedim. -Böylece anlatının romantikliği bir anda yok olur, gider.-

Yatak odasına geçtim, kedi peşimden geldi, yatağın ucuna ütülenecek giysi yığınından bize kalan köşeye sığındık ikimiz. O gırladı, ben onu mıncırdım, şahane sevişmeli zamanlar geçiriyorduk kedimle. Ta ki sokaktan gelen çığlıklara kulak kabartıncaya kadar. Ben ne olduğunu anlamadım ama kedi çoktan balkona doğru tırsak tırsak adımlamaya başlamıştı. Kendini de kabarttı, noluyor demeye kalmadan kocam da uyandı. Ve sokaktan "Oscar, dur, Oscar yapma" bağırışlarını duyduk.

"İki Golden birbirine girdi galiba." deyip yattığı yere geri döndü. Balkondan aşağı baktığımda yere devrilmiş bir mobilet, yanında duran bir adam, az ötede bir adet Dogo Argentino köpek bir Golden Retriever'ı altına almış, hayatımda hiç görmediğim bir saldırganlıkla kavga ediyordu. Dogo o kadar saldırgandı ki balkona çıkmam ve içeri girip kocama "O Golden yaşamaz." demem bir oldu. Sokak köpeklerini de defalarca kavga ederken gördüm, ama iki evcil köpeğin birbirine bu denli şiddetle girdiğine hiç tanık olmamıştım.

temsili dogo, (google)


temsili golden (google)


Oturduğumuz sitenin hemen önünde müstakil evlerin bulunduğu bir kooperatif var. Yazlık evler gibi düşünün, bahçeleri var, bahçelerinde köpekleri var ve bazı köpekler tasmalı ama o civarda dolaşıyor. Golden da onlardan bir tanesiydi. Kimseye yanaşmaz, sevmek için çağırıldığında bile bakıp koca poposunu dönüp kendine görev edindiği şey ne ise onu yapmaya geri dönerdi.

Dogo olan köpeği de biliyorum. O da aynı kooperatif evlerinden birinde, eve geliş yolu üzerinde gördüğüm, yaz kış bahçenin içinde daracık bir kafeste kalan, sevgi nedir bilmeyen, bakıcıları tarafından kuvvetle muhtemel mama yerine kuru ekmek verilen, sıcak soğuk gözetilmeyen bir şekilde yaşayan bir köpekçikti. Her geçene havlar, sürekli öfkeli ve eminim ki hiç eğitim almamış bir hayvandı.

Her ne şekilde olduysa herhalde sahibi sabah Dogo'yu yani Oscar'ı yürüyüşe çıkardı. Tasmalı ya da tasmasızdı, bilmiyorum, ya hayvan bir anda atılınca tasma koptu, sahibi de mobiletin üzerinde olduğu için yere devrildi ve sonrası kontrolsüzleşti. Ya da daha kötüsü bu adam mobiletle dolaşırken nasıl olsa sabahın körü, kimse ortalıkta yoktur diye düşündü, köpeğini mobiletin yanında tasmasız bir şekilde yürüyüşe çıkardı ve daha sonra kıyamet koptu. Ortada bir tasma vardı, en son artık nasıl ayrıldıysa köpekler birbirinden, adam Oscar'a küfürler savururken elinde gördüm. Ama köpeğin boynunda olmadığı için her şekilde işlevsiz bir haldeydi.

Köpekler boğuşurken balkondan aşağı atlamak istedim. Aklımdan başka hiçbir şey geçmedi, Golden o kadar acı bağırıyordu ki tek istediğim onu kurtarmaktı. Fakat çok kontrolsüzdü, çok. Dogo, Golden'ın ensesinden tutmuş yerde başını savurarak ısırmaya çalışıyordu, savunma falan değil, tamamen öldürmeye odaklanmış bir şekilde. Ve kesinlikle sahibini dinlemedi. Sahibi taş attı, kovalamaya çalıştı. Bir iki saniye kurtulsa bile Golden, gidip yakalayıp yeniden hayvanın bir yerine yapıştı.

Çok kızdım. Çok üzüldüm. Muhtemelen hayatımda hiçbir zaman hayvanlarla ilgili olan bir soruna kendimi dışarıda görüp de bakamayacağım. Müdahale etmek istiyorum, korumak istiyorum. Merak ediyorum o Golden ne halde, veterinere götürüldü mü, sahibi ne yaptı?

Kızdım, her iki köpeğin sahibine de. Her ne olursa olsun, artık öğrenmeliler, avuç kadar da olsa köpek, sahipleri tasma takmak zorundalar. Hem kendilerini korumak için hem de başka canlıları korumak için. Şimdi o Golden'ın sahibi nasıl hissediyordur merak ediyorum. Ya Dogo'nun sahibi? Hayvana saldırması dehşet vericiydi, bence fark yok ama ya insana saldırsaydı? O zaman işin içine adli boyut girecekti, ne yapacaktı? Neden hayvanı tasmasızdı, neden tasmadan kurtulmasını önleyecek bir önlem alınmamıştı, saldırgan bir köpek olduğunu göz gördüğü halde neden ağızlıksız dolaşıyordu sokakta? Neden eğitilmemişti?

Hayvanlara tapıyorum. Sevgi hissettmediğim böcek dahi yok, yemin ederim. Ama özellike köpekler için artık "Ama benim köpeğim bir tanecik, çok tatlı, hiç saldırmaz, yanımdan yürüyüverir." düşüncesinden kurtulmalı köpek sahipleri. Müthiş eğitimli dahi olsalar insanların bile bir anda ruh hali değişebiliyor, hayvanın da değişebilir; onlar dürtüseller, korktuğunda, kızdığında daha kontrolsüzler. Keşke yasalar bu yönde hayvanları cezalandırmak yerine insanları cezalandırıcı bir yöntem izlese de sokakta tasmasız hayvan dolaştırdığını gördüğümüz kişileri şikayet edebilsek ve cezai işlem uygulansa. Ve lütfen, daha dikkatli olsalar.

Bir seferinde yazlıktaydık, bizim kedi bahçede takılıyordu, tasmalı ama. Sosyalleşmeyi bilmediği için diğer kedilere karşı da son derece nezaketsizdi, bir anda nevri döndü, bir şeyden korktu. Tasma olmasına rağmen kontrol edemedik. Allahtan ki evin içine doğru koştu ve evde uçan Sabri gibi oradan oraya saltolar atmaya başladı, aklımız çıktı, nasıl sakinleştireceğimizi bilemedik. Ayarsızlık işte. Baksan, dünyanın en kontrollü en sakin hayvanı, otur kalk biliyor sıpa, ama devreler yanıyor işte bazen.

"İniş takımları devrede."

Ben aynı durumda olsam kahrımdan ölürdüm herhalde. Her iki şekilde de.

Umarım Golden'cık bir şekilde toparlar ve akıllı sahipleri bir daha onu başıboş sokakta bırakmaz ve umarım hiçbir hayvanın canı yanmaz.

Bütün dünya buna inansa?

18 Temmuz 2017 Salı

Doğuma hazırlık ve nefes çalışması


Daha önce doğuma hazırlık ile ilgili eğitime gitmek gerekir mi gerekmez mi bununla
ilgili çekincelerim olduğunu paylaşmıştım. Okursam olur mu dedim, tamamen teslimiyetçi yaklaşsam en azından kendim sorun yaratmayacağım için hastanede de sorun yaşamam dedim, onu dedim bunu dedim...

Nihayetinde eğitime gittim.

Çünkü yedi ay geçti ben doğum ile ilgili hiçbir şey okuyamadım. Hamilelikten önce tez çalışması için daha fazla iş üstündeydim, ama şimdi bu konu hakkında ne okumaya ne araştırma yapmaya gücüm var. Hayatımın o kadar büyük bir kısmını kaplıyor ki hamile olmak -büyük kısmı mı, hayatımın tamamı falan demeliydim galiba- bir de okuma yapmaya vakit ayıramadım.

Hastane ve prosedürleri konusunda her ne kadar kaçındığım çok fazla şey varsa da içten içe istemediğim şeyler de vardı. Örneğin sürekli yatış. Örneğin damar yolu açılması. Örneğin duş almama izin verilip verilmeyeceği. Bunları düşünmemeye çalışıp gideceğim ve teslim olacağım diye düşünüyordum.

Çok şey okumasam da şunu biliyorum. Ben hastanede o süreci yaşarken doktor yani bütün bu süreci beraber geçirdiğim, tanıdığım ve güven duyabileceğim tek insan sadece doğumun son fazında benimle beraber olacaktı. Geri kalan zamanda tek başıma olacağımı biliyordum. Ama kabul etmiştim.

Sonra Gözde bana ısrarla eğitime gelmemi söyledi. Hatta haziran ayında psikodrama ile çakıştığı için gidemedim ve temmuz için kendimi ve kocamı ayarladım.

Ve geçtiğimiz haftasonu eğitimdeydik. Lotus'ta. Ve doğuma İzmir'e gelmeye ikna oldum. Ve kendimi de hastaneye değil, Gözde'ye teslim etmeye.


Burada kilit noktanın Gözde, Ayşe, Fatma olmadığını düşünüyorum. Burada önemli olan gebenin yanında olacak bir doğum destekçisi. Türkiye'deki sağlık sistemi de diğer bütün her şey gibi kötü, hastanelerde gebelere verilen destek de standart dışı değil. Ve bir bilinmezlik içinde hastaneye giden, telaşlanan, aklında binbir tilki dönen müstakbel anne babanın yanında, bu işleri iyi bilen özellikle gebenin yanında olabilecek ve aynı zamanda süreci de iyi bilen birinin olmasının çok rahatlatıcı olduğunu düşünüyorum.

Artık doğum psikologları, doulalar ve serbest çalışan ebeler doğumlara eşlik edebiliyorlar. Eğitim esnasında bunu da konuştuk. Hatta bir oyun vardı oynadığımız, bir sürü seçenek içinde "Hangilerinden vaz geçebilirsin, ne olsa senin için olmasa da olur diyebilirsin?" sorusu üzerine yerdeki kartlardan vazgeçebileceklerimizi seçtik. İlk vazgeçilebilenler arasında doğum psikoloğu vardı. Ve bunu çok kabul edilebilir buluyorum. Gebe, doğum anında desteğe ihtiyaç duyarken bunun sadece ruh sağlığı alanında değil aynı zamanda doğumun gidişhatıyla ilgili olmasını da bekler, dolayısıyla ne doula, ne psikolog ebenin vereceği desteği veremeyecektir. Tabii ki birisi varken diğeri de olsa, tam destek, hep destek her zaman daha iyi olur. Ama ben de psikolog da olsam doğumda yanımda bir ebenin bulunmasını isterdim. Hatta artık istiyorum. :)

Eğitim içeriği çok eğlenceliydi. Eğitime katılan yedi çifttik ve hepimiz adına tatmin edici bir çalışma yapıldı. Ve bence özellikle erkekler için daha verimliydi. Çünkü olaya dair bilmedikleri çok şey var ve sürekli "Nst ne, epizyotomi ne, mekonyum ne?" diye soru sordular. Kadınlar olarak da biz "Pfff, ne kadr slk sorular bunlar yaa!" diye gözlerimizi devirdik. Hastaneye yatış canlandırması yaptık, ve role giren anne baba adayının aklı çıktı, tam da böyle olacak, dehşete kapıldık, dediler.

Eğitim esnasında bir refleksoloji uzmanı geldi ve hepimize demo ayak masajı yaptı. Bana da "Gazın çok iyi." dedi. "Pardon?" dedim, "Bağırsakların iyi çalışıyor hazımsızlık, kabızlık gibi problemler yaşamıyorsun yani." dedi. "Eyvallah." dedim, ertesi gün tuvalet düzenim değişti. :D Galiba yanlış yere baskı yaptı, bana kaka yapma becerimi geri ver refleksolojici abla! :D

Eğitim gerekli mi sorusuna aslında gerekli değil cevabı verebilirim. Kadınlar için. Çünkü, az da olsa bedendeki değişimleri bizzat yaşayınca, eylemin içinde bizzat bulununca kadın ister istemez okuyor, izliyor, soruyor, konuşuyor vs vs. Ama erkekler için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Erkek bilmiyor. Öğrenmeye de çalışmıyor. Doğum sürecinde kendine bir rol bulamıyor. Ne yapacak, gebeyi sadece hastaneye taşıyan kişi mi olacak? Gebeye destek mi verecek? Ebeveynleri mi yatıştıracak? Kayıt işlemleriyle mi ilgilenecek? Doğuma girecek mi? Girmek ister mi? Başa çıkabilecek mi? Her şeyden önce bütün bunları sorgulamak daha önce aklına gelmiş miydi? Bu nedenle eğitim özellikle erkekler için pozitif etki sağladı. Bunu önce kendi kocamda ardından eğitime katılan diğer erkeklerde gördüm. Bu nedenle eğitim etkili ve faydalı.

Benim için ise eğitim destek almanın gerekli olduğunu görmeme neden oldu. Doğumda özel ebe desteğinin rahatlatıcı, işleri kolaylaştırıcı, kişiyi özel hissettirecek, taleplerini önemli kılacak bir etkisi olacağını düşünüyorum. Doğum yapmak beş dakikada olan biten bir şey değilse, kadın doğumhaneye gidene kadarki geçen süreyi nasıl geçirecek bunu değerlendirmek lazım. Çünkü zaman çok, süre belli değil, süreç sıkıntılı. Ben kendi adıma bu zamanı zorlukla geçirmek istemediğimi anladım eğitim sonrasında. Hatta doktordan çok ebe ile vakit geçireceği düşünülürse insanın hangisine yatırım yapmak daha mantıklı, durup düşünmek lazım.

Ben eğitimden memnun kaldım. İyi ki gitmişim diyorum, herhalde hiçkimse bana ve bebeğe bu eğitimden daha büyük bir hediye veremeyecek. İyi ki davet etmiş beni Gözde.

Kocam da memnun kaldı. O kadar çabuk fikri değişti ki, "Tamam İzmir'e gidelim bence." demeye başladı.

Ve her şeyden çok, aynı durumda olan yedi çift olarak bir etkileşim yakalamak çok güzeldi. Kaygılar aynı, amaç aynı, hedef aynı... Göbekli göbekli tipler ve onların yanında dolaşan ayran budalası kocaman adamlar olarak pek keyifli, pek komiktik bence.

Kendimi açık etmek istemiyorum ama (çünkü gıybetkalpben) ola ki denk gelir de Gözde bir gün bunu okursa diye;

Teşekkür ederim Gözde. Bu benim için çok özel ve büyük bir hediyeydi.



Müsait bir zamanda şaraplı, şampanyalı kutlama yapmak dileği ile.







13 Temmuz 2017 Perşembe

Ben çok sıkıldım.


Artık hafta falan saymayı kestim. Ağırlığı artmakla birlikte üç aşağı beş yukarı o kadar aynı ve o kadar hızlı ki günler, pes ettim, saymıyorum. Kaçıncı haftadasın, kaçıncı aydasın diye soranlara "Ay, off, bilmiyorum valla, ocaktan itibaren sayın işte diyorum.

-- Lan, aydınlanma yaşadım, ocak birinci aysaaaa, biz temmuzdaysaaak, ve ben basbayağı yeni yıl ile bebekleme hareketini başlattıysaaamm...

Yorgunum, ama asıl yorgunluğumun sebebi vicuuudumun ağırlaşması değil. Evde yenilenecek, yapılacak, alınacak, tadilata uğrayacak ne varsa bebekten önce bitirelim istemiştik. "Yaparız bi ara dostum yeaa." kafasında olduğumuz için yumurta kapıya dayanana ve temmuzun kavurucu sıcaklarına kavuşana kadar bekledik. Bir de buna benim direksiyon derslerim eklendi. Bir de zaten günümün neredeyse tamamını alan muhteşem sekiz beşlik işim var. Ve ben akşam nasıl yattığımı bilmiyorum.

Alt kattaki yatak odasına bir dolap almıştık. Sağ olsunlar bir buçuk ayda ancak getirebildiler, daha hala içine neyi nasıl yerleştireceğim, fikrim yok.

Camlara tel taktıralım da bizim kedi pikachu gibi süzülmesin, biz de sıcakta pencere açıp da yatabilelim diyorduk, bu ara onunla uğraşıyoruz evde. Tam evi temizledim diyorum, sonra bir bakıyorum, a ah! Yine tadilat zamanımız gelmiş!

Eeeeyy öz-gür-lüüükk


Kilere raf yapmak için bi dolu malzeme almıştık, sanırım mart gibiydi. Hala, hala, hala onları monte etmek için bir girişimde bulunmadık, çünkü kocam ben olmadan bir işe girişmiyor, çünkü ben de bütün her şeyle aynı anda başa çıkamıyorum.

Daha bebek odası gelmedi, daha onun için bir girişimde de bulunmadık. Ama sanırım artık almamız gerek.

Tabii bütün bu olan biten ekonomik olarak da bizi birkaç ay sonra ne bok yiyeceğiz acaba diye düşündürüyor. Bakınız, ücretsiz izin gerçeği. Kocam sürekli olarak bunu söyleyip duruyor ve ben bir kez daha sinir oluyorum, hem kendime, hem de ona. Sürekli ağzından "Sen ücretsiz izne ayrılacağın için..." cümlesi çıkıyor. Pes edip de "Tamam yaa senin okbli anana veririz çocuğu, o bakar, zaten tipleri de benziyor, beraber dip bucak temizlik yapar, klorak içinde yüzerler." dememi bekliyor galiba. Ama yok, bu sefer yemezler. Evleneceğimiz zaman da bazı şeylerden feragat ettim ben, kimse de "Ay ne düşünceli kız, bize zorluk çıkarmadı. "demedi bana. Bu sefer kendim için bir şey yapıyorum ve geri dönmeyeceğim, ne lafımdan ne duruşumdan.

Yazdıklarımı okuyorum ve fark ediyorum ki sadece evim değil, aklım da dağınık. Dün yine söyledim kocama, iki saat ustanın başında bekledi diye yorulmuş "Ayaklarım çok ağrıyor." dedi. İçimden carlamak geçti ama hanfendiliğimi korudum önce bir şey söylemedim. Baktım nazlanacak gibi, "İnsanüstü çaba harcıyorum bu aralar, her şey için." dedim. Dudağını büzdü. Yerim o dudağını ama üzgünüm, gerçekler bunlar.

Bir şey yokmuş gibi davranıyorum ama yedi aylık büyümüş bir karınla yapmam gerekenin fazlasını yapıyorum. Tek kişilik insanken bile saat onbirde, en geç o da, yatağa giren ben şimdi saat oniki buçuktan önce yatamıyorum. Sabah altıda kalkıp, çamaşırları makineye atıp, duşa girip, kuştu kediydi yemini bokunu temizleyip, kahvaltı hazırlayıp, iki üç parça ütü yapıp- belki bir gün azalacağını umarak-, -mesela bu sabah kedinin mamasını vermeyi unuttum, bravo bana-, kocamı uyandırıp, kahvaltı yapıp, çamaşır asıp işe gidecek kıvama gelecek kadar hazırlanıp evden çıkıyorum. Kızıyorum, sıkılıyorum, bir de bebek meselesi ile birlikte başıma iş aldığımı düşünüyorum, deli mi dürttü diyorum, neden o ay doğum kontrol hapını almadım, neden böyle bir boşluğa düştüm, aklımı mı kaçırmıştım, bir şey olmaz diye mi düşünmüştüm... Yok, alışamadım ben hala, kabul de edemedim. Kendimi, gelecekteki beni düşündüğümde We Need to Talk About Kevin filmindeki Tilda Swinton rolünde buluyorum.

Bu akşam eve gidince benim kedi- temsili


BU KADAR SORUMLULUK ALACAK KADAR BÜYÜMEDİM BEN DAHA!

Bir de haftasonu evde durmuyoruz. Aslında kötü bir şey değil, "Bi' daha mı gelecez dünyaya. " diye düşünüp "İki denize de girmeyek mi, zaten sıcak" deyip gitmekte bir beis görmüyorum. Kocama söylediğimde o zaman temizlik için yardımcı çağırcaz ot bok diyor, la olm, temizlik için biri gelse anahtar mı vercen al haftasonu evde ne bok yiyorsan ye mi diyeceksin?  Ama bu evi kim adam edecek gardaaaaşşş??? Bu bebek bi anda doğmaya kalkarsa ben nasıl çıldırmayayım sonra bana biri bunu söylesin. Abartıyor muyum ben ya, napıyorum, of hiç mutlu değilim galiba ben.

Yoruldum, sıkıldım, ve bu işin ucunda feraha ereceğimi gösteren bir emare bulamadığım için umutsuzum, dinlenmek istiyorum, evimle ilgilenmek istiyorum, sakin kalmak istiyorum, sorumsuzluk istiyorum, anamın evine dönmek istiyorum!

Hamile kalmak akıllıca yaptığım bir şey değildi benim, hazırlıksız yakalandım. Ve başından beri kendimi toparlayamıyorum.

Çok çok çok sıkıldım.






10 Temmuz 2017 Pazartesi

Mendebur laflar


"Aaaa yesene ama sen istemesen de bebeğinin canı çeker."

Gardaş; adamın damak tadı yok, daha karnımda bebeyken canı çeker muhabbeti yapacaksanız ilerde biz nasıl tutacağız bu çocuğu onu yeme bunu yeme diye? Zaten kafalar uyuşmuyor bir türlü...

Bayram zamanı annemlere gittik. hem tatil hem bayramlaşma şeysi. Sabah da ziyaret edelim maksatlı babaanneme geçtik, kahve içiyorlar, ben istemedim. Kendime yasak koyduğumdan değil, canım istemiyor, zorla içmenin bir anlamı var mı, yok! Babaannemin demansa maruz kalmış kafasından zaten bi beynim yandı, hava 75 derece olmuş ben sıcaktan bayılmak üzereyim, bi an önce içseler kahvelerini de gitsek diye gözlerinin içine bakıyorum, orada bana çikolata, kahve yedirip içirmeye çalışıyorlar - adam olan iki meyve getirir değil mi, yemiiiiceeem demişim işte bir kere- annem demesin mi "Kahve kokmuştur, bebeğin canı çeker!" diye. "Salak salak şeylere inanıyorsunuz ya." diye çıkıştım. Son raddeydi bu benim için, daha önceden de kayınvalidem ve kocamın yengesi tarafından sağlı sollu maruz kaldığım ve içime attığım bir takım diyaloglar vardı, döndü dolaştı, anama patladı. Üzüldü kadıncağız, ama ben de çok dolmuştum. Sonra o uzatmadı, ben de özür diledim. Ama bu gibi şeylere nasıl inanıyor bazen hayret ediyorum. Bazen takılıyor bu klişelere bir de ısrar ediyor, göbeğim çatlıyor sonra. Bırak işte beni, kendi halime bırak. Teklif et ama ısrarcı olma. Bu daha katlanılmaz benim için.

"Aaaaa, kızım, senin iki kişilik yemen lazım, sen iki canlısın!"

İki canlıyım, salıyım mı içimdeki alienı üstüne aklın çıksın, ha?

Bekliyorlar ki tabak tabak yemek yensin, bekliyorlar ki her şeyden çifter çifter lüpletilsin. Ama sonra dalga geçiyorlar "Eeneee, sen niye paytak paytak yürüyosuuun?" Götüm büyüdü, ondan olabilir mi acaba?

"Canının çektiği bir şeyler var mı, aş eriyor musun?"

En uzman sesimi takınıp bir psikolog olarak neden aş eremediğimi, aslında aş ermek dediğimiz şeyi hamile olmadan daha çok yaşadığımı ancak şimdi daha dikkatli davranmaya çalıştığım için aş ermek desek de bu canın bir şeyler istemesine kendimi tuttuğumu ve dolayısıyla bu durumun bizi yeniden birinci maddeye götürdüğünü anlatmaya çalışıyorum.

"Aş ermek diye bir şeye inanmıyorum tağaaamm mıaaaaa!"

Neden mevsimi değilken karpuz yemeye çalışayım bunu bana biri anlatsın! Neden gece 12'de waffle istememi normal karşılamalılar, şeker+yağ+karbonhirdat+zamansızlık... Bunları siz de düşüneceksiniz canım yaa. Canım çekti diye götüreyim vişne vodkayı, n'aber?

"Sen alma, kaldırma, yapma, yıkama, elleme vb."

Benim yerime de nefes almak ister misiniz?

Tamam, bazı şeyleri yapma noktasında daha nazik olmaya çalışıyorlar ama ben biliyorum, ilerde yol, su, elektrik olarak geri dönecek bunlar bana. Herkes yapabildiği kadar sorumluluk alsın, yapabildiğini yapsın. Hasta değilim ki ben! Hem sevgili kayınvalideciğim; sen bana bulaşık yıkatmazken öküz oğlun ben yemek yaparken playstationda Tomb Rieder oynuyor. Yaaa...

"Kediniz n'ooolcak?"

Sana vercem, bakıcan mı? -Hayatta vermem-

Bunu daha önce de yazmıştım, uzatmanın bir anlamı yok ama o kadar bozuyor ki bazıları, kaş yapayım derken göz yarıyorlar, kalbim acıyor söyledikleri şeyler karşısında. Biri diğerinin alternatifi mi, insanlar ikinci çocukları olduğunda birinciyi atıyorlar mı, daha az seviyorlar mı? Ki, bunda tür bile farklı, kıyaslanmak zorundalar mı? Sen benim o kediyi nasıl sevdiğimi biliyor musun ki eltinle, kaynınla karşılaştırıyorsun? Tüküresim geliyor böyle dediklerinde.

"Aayy canımm, sen çok şişmişsin!"

Be kadın, sen benim kadarken yuvarlanarak hayatını devam ettiriyordun, yedi ayda aldığım beş kilo mu seni gerdi?

Geçen hafta iş yerinden çıkıyorum tam kapıda bizim memur kızlardan biri ile karşılaştık, "Ayyy Pınaaar, nolmuş sana böyle çok şişmişsiiiin." dedi bana. Boş bulundum, "Allah allah çok mu şişmişim." dedim, "Ay evet, çok valla." dedi. Bir bozuldum, bir bozuldum! Alyansımı hala takabiliyorum, ayakkabılarım sıkmıyor, hala hamilelikten önceki elbiselerimi giyebiliyorum. Nasıl şiştim bi anlat hele! Pis kıskanç! Dukan diyeti yaptı bu, sası sası tavukları yemekten böyle oldu bence. Bana bok atıyor. Neyse ben de ellerimi ovuşturuyorum şu anda, nasıl olsa bir daha hamile kalacaksın sen, o zaman rövanşımı alıcam, bak gör! (Bkz. kinlenmek.)

"Bebek nasıl?" var bir de.

 Bunu da yazmıştım daha önce, ama alnıma yazıcam artık, "Bilmiyorum!" diye, öyle gezeceğim ortalıkta. "Bebek gibi." demek de işe yarar mı?"

Bir de kayınvalidemin ısrarla çocuğu kurallar ile yetiştireceğiz dememize ifrit olma ve karşı çıkma hali var ki başa bela, düşman başına. Ulen sen el kadar bebeye balkon terliği, ev terliği, bahçe terliği ayrımı yaptırmak isteyeceksin ya, şimdiden gözün dönüyor parmağımızın ucuyla yere çıplak ayakla bastığımızda, o kural tamam da yemek yeme kuralı mı batıyor sana? Vallahi alıp başımı dağa gideceğim. Herkes orijinal.

Off hava cidden çok sıcak, herkes kendinden bir örnek vermeye pek meraklı, ve boş konuşmalar çok fazla.

Bağzı sosyallikler bana çok fazla.



23 Haziran 2017 Cuma

25. hafta




Doktora götün götün atarak gittim. Perinatologa gitmedim, azarlar mı acaba diye endişelendim, çünkü doktorlar bazen sınırları aşma konusunda çok cömert oluyor, ben de doktorumun sempatikliğini kaybetmesini istemiyorum.

Nitekim bir şey demedi. Fetal ultrason sonuçlarını gösterdim, "İyi, bir sorun yok o zaman." dedi. Sorun olmadığını duymak şey gibi geliyor bana, "Oha sınavdan geçtim!"

Şeker testi yaptırdım. 50'lik glikosol ile test yaptı. Aç olmama gerek olmadığını söylemişti, kahvaltı sonrası gittim ben de. Millet o içeceğin çok kötü, iğrenç, mide bulandırıcı olduğunu söylüyordu. Elmalı soda ayarında bir şeydi. Beğendim, hatta kocama da ikram ettim ama istemedi.

Sonuçlarda bir sorun çıkmadı. Çıkmaycağını düşünüyordum zaten, ailede de yok diyabet hastası. Yaptırma veya yaptırmama konusundaki tartışmalara hiç girmeye gerek yok. Yine, herkesin kendi tercihi.

B12 değerim istenenin biraz altındaymış. Eğer emilim sorunu yaşıyorsam iğne vurulmak durumunda kalabilirmişim. Aslında bunun için bir hap kullanıyordum ama arada aksıyordu, fakat özellikle kırmızı et tüketimi konusunda pek başarılı değilim. Sebze ve meyve yemeyle ilgili bir sorunum yok ama et tüketimi ı ıh. Fakat şimdi iki öğün yumurta yiyorum, iğne olmak istemiyorum. Kan vereceğim diye delik deşik oldum zaten, yetti gari!

Bacaklarımda oluşan kramplar için magnezyum verdi, efervesan. Öğğğk. İçerken fena değil de sonradan ağızda bıraktığı tattan hoşlanmıyorum. Kalsiyum için de verdi hatta şimdi içtim onu da, rahatsız etti beni.

Her sabah evden çıkmadan ilaç torbamı dolduruyorum ki gün içinde iş yerinde alabileyim diye.

Kocam ilk defa çocuğun hareketlerini hissetti. Dehşete düştü, erkekler acıyor mu diye soruyorlar. O da sordu. Acımıyor, ama ben de korkunç olduğu hissini paylaşıyorum.

Bedenim hala çok ağır değil, beni zorlamıyor. Eğilip kalkmak zor, özellikle bugün biraz elimin ayağımın şiştiğini fark ettim. Alyansım sıkmaya başladı mesela.

Kocam durup durup ücretsiz izin meselesini gündeme taşıyor. Almıyorum amk. dememi bekliyor galiba, ama yek yeaaa! Çocuğumu kayınvalidemin kloraklı ellerine bırakmayacağım! :D

Bayram geliyor, deniz sezonunu yarın açacağım galiba. Denizi çok özledim, yüzmeyi çok özledim. Havuza giremiyorum, her türlü riski var, zaten kimbilir sitenin çişli çocukları kesin işiyorlardır havuza. Iıııh, istemem.






İsim aranıyor


Kız çocigimiz olacağını öğrendikten sonra pembeli kıyafetler havuzunda bir süre yüzüp, "Aha şimdi isim bulmamız gerekiyor." derdine düştük. Halbuki çocuk sahibi olmadan önce "Erkeg zor yeaa kız olsa çok kolay isim bulunur." demiştik. İki aydan fazladır düşünüyoruz, tamam, seçenekler var kabul ediyorum ama ortak noktada buluşamıyoruz kocamla.

Biz şimdi napacuk?

Beyimin beğendiğini ben ben beğenmem, benim beğendiğimi ise beyim beğenmez diye küçük İsmaik YK'lara döndük.



Teee lise zamanlarından beridir benim istediğim bir isim vardı. Hatta hadi yaşım ortaya çıksın, zamanında Harry Potter seyrederken anka Fawkes'in Dumledore'un odasında kendini yakıp sonra küllerinden yeniden doğması sahnesi beni ok etkilemişti. Küllerinden yeniden doğmak ve bu gücü bulabilmek... Çok etkileyici değil mi? Bu nedenle bir kızım olursa adını ANKA koymak istiyorum diye hep iç geçirmişimdir.

bakışını yidiğim ❤


Kocam bu isme nasıl yaklaştı? "Meeeeh, Anka ne yeaaa." 

Muhtemelen bebek ekim ayında doğacağı için ve yine benim sevdiğim -ve yaşantı olarak anlamı olan- EKİN ismini önerdim.

Kocam bu isme nasıl yaklaştı? "Ekinler dize kadaaaarr, fener gel bize kadaaarrr" Tezahüratın gidişhatında neyle karşılaşacağımı bilecek kadar futbol kültürüne hakimim ne yazık ki. Halbuki bence çok naif. Üstelik babam benim ismimin Ekin ya da Başak olmasını istemiş, bu nedenle de çok anlamlı.

Denizle ilgili şeyleri çok seviyoruz. MERCAN güzel isim diye düşündüm.

Kocam; "Aklıma ilk Mercan Dede geliyor, mümkün değil. Üstelik sen onu doğru düzgün telaffuz edemiyorsun" dedi. Söylediğine göre Mercan değil Meeeğğrrcan diyormuşum.

DÜNYA dedim, burun kıvırdı.

MARİN dedim. Hatta aklıma ilk geldiğinde bir aydınlanma yaşamış gibi olmuştum, oha bu benim aklıma daha önce nasıl gelmedi diye. Hemen kocamla paylaştım, "Öyle isim mi olur?" dedi.

EFSUN dedim, "Büyücü mü olacak çocuk?" dedi.

YOSUN dedim, "Deli misin?" dedi.

DERİN dedim, "Mermerci."  diyerek cümlemi tamamladı.

DOĞA dedim, "Söylerken sanki şey gibi böyle, kımıl kımıl." dedi.

GÜNEŞ dedim, Yazlıkta komşumuzun kızının adıydı, ı ıh." dedi.

Emmeye gelmiyo, gömmeye gelmiyo, napıcam ben bu adamı, bilmiyorum.

Madalyonun öbür yüzünde onun sunduğu isimler de var. Örneğin ECE. Güzel isim, fakat içime sinmedi.

CEYLİN'i beğendi. Kuzenimin eski kocasının yeğeninin adı. Şimdi böyle deyince dıdısının dıdısı oluyor ama aslında değil, kuzenimin benim çocuğuma her baktığında eski eşi ile ilgili kötü anılarının aklına gelmesini istemiyorum ki her şeyden önce benim aklıma geliyor.

CEREN dedi, liseden en yakın arkadaşının çocuğunun adı Ceren ve aralarında 1 yaş falan olacak en fazla. Hatırlattıktan sonra açıklamam makul geldi.

EYLÜL olabilir diye konuşmuştuk daha önce. Yine benim iş yerinden oda arkadaşımın kızının adı Eylül, çok duyunca eskisi kadar çekici gelmemeye başladı bana.

DENİZ olsa dedik ama ailemizde 81725472357 tane Deniz var.

BESTE olabilir diye düşünüyoruz. Gerçi zihnisinir kocam onu da Arnavut Şevket ile ilişkilendirdi. (Bkz, youtube-> Arnavut Şevket ) Ama bizim için hala gündemde.


Yani işin açıkçası isim bulamıyoruz dostlar. Gerçi buluyoruz, birbirimize beğendiremiyoruz.

Çok da telaşlanmıyorum bu konuyla ilgili doğunca belki de bir ışık yanacak, "Eureka!" diyeceğiz. Ama yine de elimizde birkaç seçenek olsa fena olmaz.

Eşe dosta da haber saldık, aklınıza gelen bir isim olursa 0900'lü hatlardan bize ulaşabilirsiniz diye.

Kriterlerim:



*Anlamı neymiş ki bunun diye insanları sözlüklere koşturtmasın.
*Söylendiğinde anlaşılır olsun, fonetiği hoş olsun.
*Ne olduğu belli olsun. Yani benim mesela Pınar, anlamı ne diye kimse bana soru sormuyor, belli çünkü. Bunun gibi.
*Çok kısa ya da çok uzun olmasın. (Hayır, kızıma Su adı koyup da Pınar bayiliği almayacağım. Ayrıca bkz. Pınar ürünleri boykot)
*Tamlama olmasın. Hüseyinnur, Rüştüsu gibi isimleri tercih etmiyorum.
*Aslında iki isim istemiyorum. Ama sanırım ben hakkımı Anka'dan yana kullanacağım. Çünkü kocam tamamen reddetmedi. Ortak bulduğumuz isim çok içime sinmezse yapıştıracağım Anka'yı. Benim çocuğum, benim kararım tağam mıııı!
*Ayşe, Fatma, Hayriye, haydi çiftetelliye gibi aşşırı düz isimlerden istemiyorum. Ailemizde bu isimlerden de var, hani, alternatifleri düşünsek daha iyi olur.



*Çok marjinal olsun istemiyorum. Anka çok mu normal sanki demeyin, şuna bir göz gezdirin.
*Dini anlamı olan bir isim olsun istemiyorum.

Bahsettiğim kriterlere uygun isimlere talibim. Aklınıza gelen olursa önerileri seve seve kabul ederim.

İsim annesi olmak ister misiniz? :D