4 Ekim 2017 Çarşamba

40 a 1 kala


Yemin ederim sırf bu geyik için bekledim. Tamam artık doğurabilirm :D


Doğmuyorduuu, bir türlü doğum başlamıyorduuu, içimdeki alien gitgide büyüyor, anası çikolataları götürüyor, çocuk 3500 gr'a yaklaşıyor ancak nasıl çıkacak düşünmüyorduuu.

Ben bu hafta gelir diye çok heveslenmiştim ya. Ama çarşambaya kadar. Bugünden sonra artık yne erketeye yatabilir. Çünkü babalık izni 10 gün ve sadece tek bir haftasonuna denk gelirse çok güzel olacak.  Bunun için de yine en erken pazar gecesini beklemesi lazım. Nasıl da küçük hesapların adamıyız, ebeveyn travmalarına hoş geldin diyelim.

Doğum kanalına doğru hafif bir sızlama da olsa "Aha, hadi bakalım, yaşasın!" diyorum. Geçen hafta demiyordum bak. Geçen hafta bu his olduğunda gözlerimi pörtletip "Aman allahım sıçtık!" diyordum. Sonra geçiyordu ve rahatlıyordum. Şimdi tam tersi. "Tüh ya, yine geçti." diyorum. Bu gerçekten hazır olduğumun göstergesi sanırım.

Bir de zaman geçtikçe ve ben evde kaldıkça yapmam lazım deyip de debelendiğim ama nasıl olcak diye endişelendiğim pek çok şeyi de tamam ettim. Ne bileyim mesela temizlik işleri, düzen işleri, bebek odası, giysisi ıvırı zıvırı, buzluğa stokladığım yemekler, birkaç delici kesici ev tamirat işi (Evet matkap ve ben çok yakın arkadaşız.) , onlar bunlar derken kafamdaki zımbırtılara tik attıkça ben daha bir tamam oldum. Yapma etme dendi ama zaman geçmiyor aksi halde, boş oturmaya alışkın değilim ki!

Uyudum da. Kendimden beklemediğim performansları göstererek hem de. Öğle uykusundan nefret ederim. Düzensiz uykudan da. Uyku dediğin gece 10.30 sularında başlayabilir sabah da yine 10.00-10.30 sularına kadar uzayabilir. Benim için ideali 12.00-7.30. Şükür ki hala aynı standartta gece uykusu uyuyabiliyorum, gece uyanmıyorum, bu yüzden de gündüz enerjim yerinde oluyor. Öğle yemeğinden sonra hafif mayışmaya başlarsam kendime izin veriyorum. Normalde öğle uykusundan uyandıktan sonra midemde tuhaf bir his oluşur, ayılamam, sersemlerim. Alışmaya başladığımdan belki de sanki daha az hissediyorum bu saydıklarımı.

Çevremdeki insanların heyecanı eskisi gibi rahatsız etmiyor beni. Kabullendim varsayıyorum. Halam telefonda "PİİİİREEEEMMMSEEEEESSSS NAAAAAPIIIYYOOOOOORR!" dediği zaman uyuzlanmıyor, "Ehe ehe, iyi artık bekliyoruz." diye cevap veriyorum. Piremses anası olmaya layık hareketler yapıyorum.

Her hafta doktor kontrolüne gidiyorum. En gıcık şey bu. Bir hafta Aydın bir hafta İzmir mekik dokuyoruz. Çünkü nst. Nst çok önemli doktorların gözünde, her şeyi ona göre ayarlıyorlar. İzmir'deki klinikteki nst yatağı iyi de Aydın'da her 20 dk sonrasında belimden katır kutur sesler çıkıyor kalkarken." Taş mı döşediniz, naptınız?" diyesim geliyor sonra özel de olsa hastane burası diye sakinleştiriyorum kendimi.

Doktorlar da çoğunlukla benzer şeyler söyleseler de bazen farklılaşabiliyorlar. Aydın'daki en son suyun azalmış bol su iç demişti, İzmir'deki ölçtü biçti normal dedi. Aydın'daki kilomu bahane etmeye başlamıştı. İzmir'deki iyisin, dedi. Aydındaki yüzünü görebiliyorum, hiç görmememiz lazım demişti, İzmir'deki daha öncesinde kanala girmiş, yüz hatlarını seçemiyorum, demişti. Hatta cinsiyetini sorduğumuzda onu da göremediğini söylemişti, umarım son anda bir pipi ile karşılaşmayız!

Hastane çantası hazırlamak kolay ancak bir o kadar da zordu. Ben çok kolay seyahat çantası hazırlarım. Belirli bir standartım vardır ve onun dışına çıkmam, abartmam, gereksiz şey almam, dolayısıyla seyahatlerde kocaman kocaman bavulları peşim sıra sürüklemem. Hastane çantası için de bence başarılı bir hazırlık yaptım diye düşünüyorum. Sadece kafamı kurcalayan bir hava değişimi var. Buraların sıcağı soğuğu belli olmuyor. Bebek için değil ancak kendim için belki buna dikkat edip bir şeyler ekleyebilirim. Hastaneden çıkıp arabaya binip eve geleceğiz işte, ne kadar kötü olabilir ki?

İşin ticari boyutu yine göze göze sokuluyor tabii bu alışveriş noktalarında. Tek kullanımlık donlar var. Don diyorum çünkü külot demek fazla ince bir tabir onlar için. Naylon bir şey. Benim aklıma kağıt sabunları getiriyor, her gördüğümde gözümde canlanan şey külodun giyen kişinin kıçında eriyip sonsuzlukta kaybolduğu oluyor. :S Bu yüzden almadım. Gidip bol pamuklu beyaz anane donu aldım. Zaten baktığında aynı para. Atcaksam onu atarım en azından rahat olsun.

Ha, şu don meselesinde bir kafa karışıklığım mevcut. Şimdi sezaryenlerde yara izinin üstüne gelecek çamaşırları öneriyorlar, bato tipi olanlar. Normal doğumda normal çamaşırlarımızı giyebiliyor muyuz peki? Çünkü ben dersimi ona göre çalışmıştım.

Bebekle ilgili en büyük soru işaretlerimden birisi de göbek bağı. Öğğk. O ne biçim bir şey ya, düşsün o hemen. Onun sorumluluğunu almak da zor. Göbekte bir klipsle yaşanır mı yahu? Kaç günde düşüyor o bağ? Gitsin hemen. Bak sırf o göbek bağı yüzünden erkekler çocukları ellemeye korkuyorlar.

Korku demişken... Memeler... Süt... Emzirmek... Mahremiyetin kalmaması... Eskiden daha naiftim emzirme konusunda,  şimdi instagramda bazı emzirme sayfalarını takip ediyorum. Rahatsız oluyorum. Abartmıyor musunuz? En son birisinde "En az 2 yaşına dek emzirin, daha istiyorsa daha da emzirin" diyordu. Ergenliğe kadar yolu var madem???

Geçenlerde bir arkadaşıma gittim, kızı 17 aylık. Hala emiyor. Ne güzel. Kendi memesi kendi kararı. Benim için beslenmenin belirli bir düzeni ve adabı vardır, yetişkinler için de. Sonuçta beslenme en temel,,ilkel, hayatta kalma davranışı. Dediğim gibi benim için yeri ve zamanı var. Bu velet biz otururken başladı meme demeye. Arkadaşım da açtı memesini bir süre emzirdi, tamam. Ama sonra velet sıkıldıkça gitti geldi emdi, memeler ortada.  Alışmış olduğu için sıkıntı yaşamıyor belli ki. Ben de onun o halinden rahatsız olmadım. Dediğim gibi onun memesi, onun çocuğu. Ama sanırım benim için pek uygun değil. Bebekken algılaması zor elbette ne zaman isterse o zaman beslenecek. Ama bir süre sonra ben düzen isterim arkadaş. Zor işler yani.

Yine aynı arkadaşım bana bebek odası aldınız mı diye sordu. Aldık dedim. "Ahaha iyi yapmışsınız, bizim için çok güzel çamaşır deposu oldu, yıkadıklarımı bebek yatağına yığıyorum." dedi. "Kullanmıyor musunuz?" dedim. "Yok, bir kere bile yatmadı." dedi. Bulutlar arasında kabustan uyanan ben içimden "HAAAAAAYIIIIIIIEEEEEERRR!" çığlıkları atmaya başladım. Ben yatağında yatsın istiyorum ya! Bana ne!

Ama o hep fazla anaçtı. Bense hep fazla domuzdum. Bence başarabilirim. :D

39+6 
O zaman sizleri neredeyse 40 haftalık göbeğim ve zebralı pijamamla selamlıyorum. Umarım bir sonraki yazıda doğurduğumu ilan ederim.

Bu arada isim buldum. Hala bulduk diyemiyorum çünkü kocam için hala net değil. Ama ben kararlıyım. Bence benim dediğim olacak. :D




27 Eylül 2017 Çarşamba

Ağlama duvarı

Hamile yazılarından ziyade konuşamadıklarımı burada "çığırma" haline döndü bu blog. Hoşnut değilim. Amacım genel olarak hamilelik süreci içinde kalemle yazamadığım günlüğü buraya yazıp kendime anı bırakmaktı. Geri dönüp baktığımda ise hep bir yakınma, endişe ve buna benzer nahoş duygularımın yeşerdiği bir alan haline döndürmüş olduğumu görüyorum. Mutlu zamanları yazmanın sanki mantığı yokmuş da kötü olanların anlatılası varmış gibi. Ona ihtiyaç duyuyorum aslında. Diğeri zaten zamanda eriyip gidiyor.

Blog amacından sapınca ben!


38. haftayı geçtim. Hala doğurmadım. Hala doğurmasam mı diye düşünüyorum. :D Çünkü beni çok çok çok KOCAMAN panikleten şeyler var. Başa çıkmakta zorlanıyorum. Terapi eğitim sürecim birkaç aylığına askıya alındı. Mecburen. Bir de araya yaz tatili girince epeyce bir zamandır eksik hissediyorum kendimi. Aslında çalışmaya nasıl da ihtiyacım var.

Sorun istediğim şeyi söyleyememek. Dolaylamak. Ve en sonunda ne istediğimi karşı taraf zihin okuyamadığından anlayamadığı gibi olayın dönüp dolaşıp benim mızmızlığıma bağlanması ve kendi içinde daha da büyük kaos oluşturmak. Hele ki hamilelik dönemine eşlik eden bol gözyaşı da işin içine eklenince rezillik diz boyu!

Kocamın bana daha fazla yardım etmesini istiyorum. Bana görev olarak biçilmiş - ki bunu kendim yaptım.- mesela yemek hazırlamak, çamaşırları makineye atmak, ütülenecekleri ve dolayısıyla giyilecekleri ayarlamak, bunu bin kez yazdım ama hayvanlarımızın bakımını yapmak ya da yapılması gerektiğini hatırlatmak gibi şeylerin görev olmaktan çıkıp kişisel sorumluluk haline dönmesini istiyorum. Bunu istediğim için kendime sinir oluyorum. Tipik Türk karı kocası modundayız, bu daha da çok sinirimi bozuyor.

Şu zihniyette bir kadın olsaydım pembik mutfağıma "Gebenin mutlu mutfaği" yazılı panolar alır, her gün zibilyon çeşit yemek pişirir, #sunumperisi yazarak IGde takipçi kasardım.  Ve sonsuza dek mutlu yaşardık. 

Taleplerim daha çok gelecekle ilgili kaygılarımdan kaynaklanıyor. Bugün sabah kahvaltı hazırlarken üç kez yanına gittim ve yataktan kalkmasını söyledim. Gittim, sarıldım, öptüm... İşe gidecek olan o, ama ben sadece ona hazırlık yapmıyorum. Gelecekte de sadece ona hazırlık yapmayacağım. En son geri dönüp baktığımda kafasına kadar pikeyi çekmiş hala yatakta yatıyordu. Ben de o sırada mutfakta cebelleşiyordum. Gözümün önündeki sahne ortalıkta talepkar bir çocuk, kafayı yemiş bir ben ve yatakta karpuz gibi yatan bir koca olunca bir anda yine devreleri yaktım. Yine de sakince, " Hadi ama bak hala kalkmamışsın." dedim. Ve o mızıldanmaya başladı. Ve her zamanki gibi muhabbet en sonunda "Sen bir daha bana kahvaltı hazırlama." ya bağlandı. "Ben bunu sadece senin için yapmıyorum ki." dedim. Ama orada tıkandı gitti konuşma. Sanırım ben de tartışırken çok çabuk küsüyorum. Nereye varacağını bilmediğim için daha fazlasına cesaret edemeyip susup işte burada, çözümsüz bir şekilde yazıyorum. Ay kendimden sıkıldım.

Tam bir korku filmi. İmdb: 8.9


Ne bileyim yaa, ne evlilik, ne çocuk sahibi olmak, ne işe gitmek... Başıma iş aldım diyorum. Evlenmeden önce daha sosyal bir hayatım vardı. Daha çok seyahat ediyordum. Evlilik üstü çocuk ile pranga taktım ayağıma diye düşünüyorum.

Bazen hayat çok sıkıcı ve gereksiz. Bazen de güzel oluyor. Dün güzeldi mesela, bugünü sevmedim.

Kedi bile anladı ev tatsız. Uyandığından beri yataktan çıkmadı köftehor. Oysa şimdilerde evin içinde depar atıyor olması gerekirdi.

8 Eylül 2017 Cuma

Giybetsel konular: Bkz. dayanamamak, utanacagin, pisman olacagin seyler yazmak

Izmir'deyim. Sabahin korunde uyandim, bes bucuk gibi falan olmali. Hemen saate bakmaya girismedigim icin tam emin degilim, namaza kalkanlar yesillendirsin! Neden kalktim? Cunku cis! Neden uyuyamadim cunku kafamda zibilyon tane salak sey var. Bazen bana da geliyorlar.

Bu kez dogumla alakali degil ama. Yani nasil dogurcam bebek nasil olcak ivir zivir kaygisi degil. Biz ne alacagiz, ne eksik falan kaygisi. Kaygi da degil aslinda, gecen gun yazida bahsettigim kocamin ailesi meselesi. Ulan ben guzel guzel pembe dunyamda yasarken anne sen neden beni durup durup kasindiriyorsun diye sormak istiyorum. Yuzune soramiyorum giyabinda sorayim. Psikodramada oyle yapiyoruz, ise yariyor.

Sanirim annem beni azicik boguyor. Anne olmak cok tehlikeli ya, cok effektif bir sey, bir de boyle senelerdir birliktesin ya, bakisindan, durusundan anlayabiliyorsun bazi seyleri; duygusunu anlayip zihnini okuyabiliyorsun. Cok fena ya, ileride benim kiz da boyle seyler dusunecek benim hakkimda, kesin. Ne gorsen onu yasatiyorsun, torpulesen de kaliyor kiymiklar.

Kocam akrabalariyla gorusmez. Babasinin bes mi alti mi ne kardesi var. Kuzenleri var, sevimli de insanlar. Ama ben onlari en son kendi dugunumde gordum. Yok yani iletisimleri, bayramdan bayrama bile gorusmuyorlar. Anasinin da kendi haric uc kardesi var, erkek, isin icinde anne oldugu icin orada bir gorusmezlik, eksiklik falan yok. Birbirlerini arayip soruyorlar. Ama cok da yakin degiller.

Bizim gibi degiller. Ben ailede kosulsuz sevildigimi hissediyorum mesela. Genis aileden bahsediyorum. Hala, teyze, anneanne, eniste, dede, kuzen... Herkes dahil. Dolayisiyla onlardan gordugum guzel ve sicak bir ilgi var, ben de onlara karsi ayni sekilde davraniyorum. Ama ote tarafta yalniziz. Kimse yok, bu duygu da cok tuhaf.

Dun annem yazliktan geldi, bizle beraber gelecek, evi toplayalim diye. Ihtiyacim yok ama ici rahat edecek eminim. Heves ediyor, bari o mutlu olsun diyorum iste. Geldi, evini topladi, hadi hemen gidelim de sunlari sunlari alalim dedi. Benim aklima gelmeyen seyler var yonlendirilmek iyi oluyor bazen. Kocam da anasi kilikli oldugu icin bazen o da beni anlamiyor- bak iste, anne-.

Illa olay bebek kiyafeti almak degil ki. Dun mesela sacma ama agiz bezi aldik sadece. Aklima gelmemisti, evet lazim, uc kurusluk bir sey. Mesela kayinvalide bunlari falan neden dusunmuyor, anlamiyorum. Simdiye kadar, bak neredeyse doguracagim, hala neye ihtiyaciniz var, ne alalim demedi. Sunu da biz almayi dusunuyoruz, ne dersiniz, demedi. Niye boyleler anlamiyorum. Niye ben buna takiyorum bunu hic anlamiyorum. Ulan uykularim kacti nasil bir kafa bu. Cok pis!

Acimasizlik mi yapiyorum? Bana ne mi demeliyim? Acele mi ediyorum? Ya da o kadar cok set ordum ki ben mi durdurdum onlari? Bilmiyorum. Ama bir  yanlislik var gibi hissediyorum. Bak, olay ne aldigi, almadigi falan degil. Onlarin maddi destegine asla ihtiyacim yok. Ama halam sorarken mecburen anne dedigim kadin sormuyor. Nezaketen bile sormuyor.

Kocamin kuzeninin esi de yeni dogurdu. Ailesi de tatilde kocamin ailesinin yanina geldi. Gundem bebek tabii. Kayinvalideye fenaliklar gelmis surekli bebek muhabbetinden dolayi. Bunlar da azcik susluler. Gunumuzde yapilan seromonileri hep yerine getirdiler. Hastane susu, kokusu, tulu, kurabiyesi, mevludu iviri ziviri. Bana diyor ki suratini burusturarak "sen yapacak misin boyle seyler?" Yapmicaktim amk ama sana inat yapcam. Pembe tullerle donaticam her seyi ki dogurdugum belli olsun. Anayim ben diye dolasicam ortada, anne olunca anlardik ya oyle der hep. Zorla anlayacagim bak, gor.

Not: bu yaziyi yazan psikolog oldugu unuttu. Ben uyuzum degil mi? Kesin ben!

4 Eylül 2017 Pazartesi

Geri dönüş



Oohh herkesler deliler gibi tatil yaptı, güneş gördü, denizde yüzdü, bayramını kutladı değil mi?

Ama yine aynı herkesler deliler gibi işe koşturuyor değil mi sabah sabah. Çünkü pazartesi güzellikleri bunlar:D

Image result for monday

Ben iş meselesini bayramdan önceki hafta kapatmıştım. Şimdi tabii ki deneyimli bir grup eminim kıh kıh gülüyordur bana, "Bunlar iyi günlerin gebeee, sen bi' de çocuk olduktan sonra gör, işe gitmeyi bile özleyeceksin!"

Şaka değil, tatil iyi güzel ama boşluk bana iyi gelmiyor. Sabah kocam işe giderken kendimi kötürüm gibi hissettim. "Sen gelemezsin, sen evde kal!"

Son yazdığımdan bu yana üç hafta geçti, 35. haftanın içindeyim, doğurabilir sınırlar içinde. Ne ile karşılaşacağım her geçen gün biraz daha endişelendiriyor beni. Ve ister istemez bedenime de yorgunluk, yoğunluk olarak dönüyor. Tuvalet musluğunu çevirememek nasıl büyük bir acıdır bilir misin Abidin? Parmaklarım eklem yerlerinden düğümlenmiş gibi uyanıyorum, sanki geceden alçıya almışlar da sabaha tek parça kalkmışım gibi. Herkesin ayağı şişer benim ellerim şişiyor. Keşke tersi olsaydı.


Image result for fat hand
Herr yerlerim şiş!

Ah deniz... Deniz nasıl iyi geliyor anlatamam. Hala bir grup insan "Aaa denize mi giriyorsun sen?" diye beni be hamile göbeğimi kınıyor, aldırmıyorum, gülümseyip geçiyorum.

Ama çemkiriyorum da. Yakınlarıma. Daha çok anneme.
Şimdi düşününce inan ki çok üzülüyorum ama daha çok maruz kalınan daha rahatsız edici oluyor. Aileden uzakta kaldığım zamandan beri aramız hem daha iyi, hem nispeten az zamanımız olduğu için beraber geçirdiğimiz zamanı otla bokla harcamıyoruz. Bkz. Kaliteli zaman. Fakat ne zaman ki yazlık sezonu açılıyor ve biz birkaç günlüğüne değil de en az bir haftalığına yanlarında oluyoruz o zaman ya babam ya annem ikisinden biri ile artık kim kime denk getirirse eskisi gibi müdahaleli sevgiler ortaya çıkmaya başlıyor. Müdalaheyi kimse istemiyor ama kimse de yapmaktan geri kalmıyor.

Bu seferki bombaları çoğunlukla annem patlattı. Aşşırı ilgili, aşşırı hassas, sanki ölecekmişim gibi davranmaya başladı bana. Telaşlı, endişeli, gözlerde hep bir "İyi misin, ne olur iyi ol!" ifadesi. "Yav kadın, bir sakin ol ya, ölmüyorum da, hem iyiyim aynı zamanda, nedir senin derdin?" diye çok iç geçirdim. Doğumda yanımda olmak istediğini dile getirdi. Dile getirmekten çok bunun zaten normal akışının böyle olduğuna o kadar emin bir şekilde konuştu ki istemiyorum dediğimde üzüldü, ağlayacak gibi oldu. En sevmediğim şey! Şimdi kim geri adım atacak, merak ediyorum. Umarım ısrarını sürdürmez ve umarım onu ve hatta kimseyi neden yanımda istemediğimi anlayabilir. Yoksa yine bana hüsran yine bana hasret var.

Uzak en güzeli. Onları uzaktan sevmek hakikaten en güzeli.

Bu arada gıymet mode is on: Kocamın ailesi hala bir şeye ihtiyacımız var mı yok mu sormadılar, bebeğe çöp almadılar, kendi deyişiyle bebeğe öyle çaput maput almayacakmış, nasıl olsa hediye çok geliyormuş, zaten hemen küçülüyormuş, gerek yokmuş. Hiç mi heyecanın yok senin kadın ya. Bir yandan müdahale etmeyecek kadar ilgisiz davranması güzel, bir yandan da kıllanıyorum. Ne tuhaf herkes. Biri deliler gibi abartmaya meylederken biri de g.tümde değil gibi davranıyor. Kafam karışıyor benim de. Neyse, çok da ayrıntıya girmeye gerek yok, gıymet mode is off.

Artık işe gitmediğime göre evdeki bilgisayarı kullanmak zorundayım. Götüm çıkıyor hesabı açık unutacağım, birilerine yakalanacağım diye. Bilmesinler istiyorum, yoksa yazamam, yakınamam. Bu kadar ara vermemin bir nedeni de bu. Kocamla yapışık ikiz gibi dolaştığımız için "Bakim bakim, napıyosun?" deyip burnunu sokma ihtimali yüksek, o yüzden onun yanında ellemiyorum buraları hiç. Eyyy özgürlük!

Cuma günü İzmir'deki doktora gideceğiz. Her şey çok daha yakınlaşmaya ve gerçek olmaya başladı. Hamile olmayı hiç sevmedim. Hadi bu yine geçici bir durum. Ya anne olmayı da sevmezsem? Kedi annesi olmak çok eğlenceli ama insan? İnsan korkutuyor be!

16 Ağustos 2017 Çarşamba

32. Hafta




Zaman hızla akıp geçerken gün geçmiyor ki yeni bir erken doğum haberi almayalım. İşyerinden bri arkadaşımın eşi 36. haftasında doğurdu.Doğuma hazırlık grubundan bir arkadaş 38. haftasında doğurdu. Yine aynı gruptan bir arkadaşın arkadaşı 35. haftasında doğurdu.  Bir telaş bir telaş, ne oda var, ne giysisini yıkadım, ne evi derledim topladım. Gelince bu çocuk nere gelcek, ne olur erken olmasın diye içimden geçiriyorum. Bu ara haftasonu evde olmak bana iyi geliyor, şans ya da sanşsızlık her iki taraftan da bakılabilir; yaz döneminde hamile olmanın en büyük dezavantajı haftasonu evde olmadığımız için evi toplayamamak olduğunu söyleyebilirim. Ha bu arada kesin bilgi, yayalım, benim evim toplanmıyor arkadaş! Kabul etmem lazım. Bebe de kendini alıştırsın, yok mikrobundan sakın, yok antibakteriyel zımbırtı kullan falan, ı ıh, beni evde olmayacak. Zaten öyle bir yaşamım yok o ayrı, ama bebek için de deli özen gösteremeyeceğim. Zaten evde uçuşan kuş tüyleri, keditin kılı, benim saçım derken zor o işler zor.

Ha ama instagramda düzenli evler temalı bilimum sayfaları takip ediyor, zihnimdeki evimde hayata geçiriyorum. Sayılır mı? I ıh mı?

Hayalimdeki ben. 
32. hafta demek çalışan gebe için bir dönüm noktası demek. Bu haftada doktor tarafından çalışabiliyor musun, çalışamıyor musun, değerlendirme yapılıyor gebe. Haftasonundan iki gün daha yırtalım diye -bkz. küçük hesaplar insanları- tahmini adet tarihini cumadan pazartesiye aldırdık. Geçtiğimiz pazartesi de hastaneye gittim. Doktor kontrol etti, gelişim normal ıvır zıvır, her şey yolunda yani. Sonra kiloma baktı. 8 kg aldım. Kendi beklentimin biraz üstüne çıkmış durumdayım. Doktor da şöyle bir baktı, boyumu sordu. Accık hobbit tipli bir insan olduğum için boyum kendisi için ilgi çekici olmadı ve bombayı patlattı:

D: Sen normal doğuracaktın değil mi?
G: Ehe ehe, bir terslik olmazsa... (İç ses: Aslında talebim doğal doğum ama sizde o vizyon var mı bilmiyorum.)
D: Senle 40. haftayı beklemeyelim bence.
G: Ehe ehe, kısmet!

Shire'dan gelmişem, size selam getirmişem. (Pinterest)
Odadan çıktıktan sonra rapor verebilmesi için nst, kan ve idrar tahlili alınması gerektiğini söyledi. Nstye adımı yazdırdım, tatlı(!) hemşiremiz nst hakkında bilgilendirme yaptı. Saygı dolu bir şekilde emir kipi içermeyen (hıhı) cümleleriyle bana nstye girerken çocuğum varsa onu getiremeyeceğimi, artık her kontrole geldiğimde oraya önce gidip ismimi listeye yazdırmam gerektiğini, tok gelmemi, ve öncesinde meyvesuyu içmem gerektiğini söyledi. "Emredersiniz efendim." deyip saygımı bozmadan ismimi yazdırdım ve tahliller için aşağı kata indim. Ivır zıvır işleri hallettikten sonra yeniden yukarı çıktım ve nst işlemleri başladı. Feci sıkıcı, ve yatırdıkları sedye de inanılmaz rahatsızdı. Katır kutur olmuş vücudum dile gelse "Kalk gidiyoruz." falan derdi herhalde. Her adımında uyumlu olan bebik burda da uyumlu bir şekilde emre itaat etti, sonuçlar normal çıkacak şekilde gerekli hareketi sağladı sanıyorsam. Dümdüz yatarak geçen yaklaşık 25 dk sonunda hemşire beni azat etti.

Nst'de geçirdiğim zaman içinde doğuma hazırlık grubundaki kızlarla hemen gıybet döndürdük. Doktorumu tabii ki şikayet edecektim, nitekim beklemediğim bir şey değildi doktorun bu tavrı, müdahale edecek ve gereği var mı yok mu bunu da değerlendirmeyecek biliyorum. Çünkü hızlı olsun, çünkü zaman kıymetli. Çünkü benim bedenim ne yazık ki onun çok da umrunda değil. Bu gidişle taş çatlasın 12 kg almış olacağım doğum zamanı gelene dek. Boyum da 1.55-1.60 cm arası. Doğuramaz mıyım yani? Daha 32. hafta içindeyken "Biz 40'ı beklemeyelim seninle." demek ne kadar doğru? Neden beklemiyoruz, söylediği kadarıyla gözlediği başka bir sıkıntı yok, sorun yok, neden müdahale ediyoruz? Belki bebek hazır değil daha, belki erken hesaplandı bebeğin döllendiği tarih, neredn biliyoruz?

Dediğim gibi beklediğim bir şeydi, doktorun böyle bir bomba patlatacağını öngörüyorduk. Kızdım ama etkilenmedim. Çünkü şu an için başka bir planım var. Kendisine takibe gitmeye devam edeceğim ama İzmir'de doğurmak ilk tercihim şu anda. Bir komplikasyon olursa kalırız burada sorun değil. Fakat alternatif üretmek güzel. Ve beni rahatlatıyor.

Velhasıl, raporumu aldım, 37. haftaya dek çalışabiliyorum, ama çalışmıyorum. Yani, çalışmayacağım. Çünkü yaşasın senelik izinleer!

Bilerek bu sene izin kullanmadım, geçen yılan kalan 19 gün iznim var bir de üstüne kurban bayramı ile zafer bayramı birleşti, hükümet de kombo çekti, 10 gün de oradan geldi, oldu mu sana 29 gün. Ayarladım ve tam 37. hafta raporumu alacağım haftaya kadar izinli olacağım. Sonra da mecburi izin. 40 ve sonrasında gelirse bebek ne ala, ama 38 sonrasına anlaşalım bence. İyi olacak. Sabahları ayaklarımda o kadar tuhaf bir his ile uyanıyorum ki, sanki ayak benim değil. Boşuna Hobbit demiyoruz ama gözümü kapatınca canlandırdığım şey o. Benim minnak, nane şekerini anımsatan kibar tırnaklı ayaklarım toynak hissinde. Sırtım belim tutulmuş, sürekli çişi var halde dolaşan bir tip oldum. Kadınlar doğum sonrasını düşünüyor elbette, o zaman hem kendin için hem bebek için daha önemli. Ama zormuş. 30dan sonrası artık vücut sinyal veriyor, yavaştan inzivaya çekil bence diye.

Hala gece düzgün uyuyabiliyorum. Sıcağa rağmen, bu da çok iyi. Uykusuz kalmak beni deli ediyor, bu kadar ağırlığa bir de uykusuzluk yaşıyor olsaydım, sevimsizleşirdim sanırım.

Cuma gününden itibaren iş meselesini bir süreliğine kapatacağım. Bakalım ne kadar sürecek; izinler, bakıcılar neler gelecek başımıza, evde durmaya ne kadar katlanacağım, dönmek isteyecek miyim?

Ahahaha, bu arada, daha önce challenge accepted demiştim, yıkanabilir bebek bezlerinden aldım. Gelsin kakalı popolaaaar!

Hastane süsü, boku püsürü ile uğraşmaya pek niyetli değilim, piremses ana ve piremses bebek temalı şeyler pek beni cezbetmiyor ama öte yandan bir iki kibar yiyecek içecek hazırlarsak -bkz. lohusa şerbeti- fena olmaz gibi düşünüyorum. Sanırım bunları izne ayrıldığımda düşüneceğim.




7 Ağustos 2017 Pazartesi

31. Hafta



Çok dillendirdim nazara geldim. :D

Ay şöyle iyiyim, böyle fırlamayım, koşarım, uçarım, kaçarım dedim dedim, bir yorgunluk, bir afakanlar basması, bir fenalıklar falan.

Geliyorum diyor artık bebek. Son dokuza girdik ya, inanamıyorum, nasıl da hızlı geçti.

Hamilelik öncesi yapmak istediğim şeylerin hiçbirini yapmadım. Aktı gitti zaman sadece. Ne deli gibi kontrol ettiğim beslenme günlüğüm vardı, ne ota boka fotoğraf çekilmelerim; ne kuralcılığım kaldı ne de başka bir şey. Fazlaca geyiğe vurdum ben hamileliği, zor da değildi yalan yok, ne ilk üç ayda ne ikinci, ne de şimdi için diyebilirim ki beni benden aldı, benden çok şey götürdü. Her zamanki ben olarak ve daha çok sağduyulu aslında, geçirdim zamanımı.

Artık bebek daha gerçek, hayatımıza dahil olmasına daha çok alıştım. Anne olmayla ilgili hiçbir duygum yok -hala- ben de böyle olacağım sanırım.

Kayınvalidemin diktesine karşı çıkar gibi: "Anne olunca anlamıycam!"

Geçen haftadan itibaren sıcak kötü etkilemeye başaldı. Uyku halim geçmiyor, domestik dürtülerim uçmuş durumda, bıraksalar evi baştan aşağı yeniden düzerim, o derece çoşuyorum. Ama genelde fikren. Eyleme döktüğümde iki raf temizleyip ahlamaya oflamaya başlıyorum. Beden kaldırmıyor artık.

Ay pişik oldum ben yaa! Bacaklarım kalınlaşmış galiba, geçen yazıda bahsetmiştim, elbise giyince göt göbek ne alemde anlaşılmıyor tabii, sıcaklar artınca sen sürtünmeden bir acımaya başla! Bir kızar, yara ol! Bebeden önce ben pişik kremi ile tanışık olacağım bu gidişle. Şimdilik pudra ile idare ediyorum ama elbise giymenin de böyle bir dezavantajı varmış demek ki. Yaşamadım daha önce, ne bileyim.

Gece çişe kalkmaya başladım. :S O da büyük ihtimalle sıcaktan uyanıyorum, sonra otomatik olarak çişim geliyor, sonra kedi uyanıyor, ben tuvalete gidip geliyorum, sonra kedi koynuma yatıyor, gırlıyor, sıcakta ben havale geçiriyorum ama onun kürkü sağlam olduğu için adam beni soğuruyor. Sonra benim uyku boka sarıyor. Geçen haftanın tipik döngüsü. Emzirme döneminde iki çocuklu hayat yaşayacağım ben, uykusuz heeerr geceeee!

Sırtüstü yatabiliyorum ama. Yine sebebi sıcak, sırtüstü yatmak daha rahat geliyor. Yayabiliyorum vücudumu.

Denize girmeye devam ediyorum. Ama geçen haftasonu çok salakça bir şey yaptık. Macera evet ama gerek var mıydı, yoktu aslında. Haftasonu burada fırtına ve yağmur vardı. Biz de kocamın ailesinin yazlığındaydık. Sabah hava çok güzeldi, sakince denize girdik çıktık. Öğleden sonra hava bozmaya başladı. O kadar boğucu oldu ki o sıcakta evde duramadım, hadi denize gidelim dedik. Yoldayken gökyüzü iyice karardı. Attık çantamızı bir şemsiyenin altına, denize koştuk. Birkaç dakika sonra pıtır pıtır damlalar düşmeye başladı. Sevindik. Yaz yağmurunda denize girmek pek keyiflidir, suyun altında damlaları hissetmek, yüzmek çok iyi hissettirir. Derken o damlalar biraz can yakmaya başladı. Ama yine gülümsemeye devam ettik. Sonra biraz daha biraz daha derken neredeyse bir adım öteyi göstermez hale geldi yağmur. Yanımda duran kocamı görememeye başladım. Yavaş yavaş kıyıya doğru seyreltmeye başladık, tam o sırada denize yıldırım düştü! Aklımız çıktı, gök gürültüsünü duyana dek öyle bir depar attık ki, bir yandan kafamıza kocaman yağmur damlalarını yiyor bir yandan da kıyıya doğru koşuyorduk. O yıldırım yakınımıza düşseydi...

Tam olarak şöyle bir şey gördü gözler


Kıyıya çıktık, o anda kum fırtınası başladı. Şemsiyenin altında bütün eşyalarımız sırılsıklam olmuş, biz birbirimize sokulmaya ve kumdan kendimizi korumaya çalışıyoruz. Kum her yerimize girdi, bacaklarımızı resmen dövdü, eve gittiğimizde küçük kızarıklıklar vardı bacaklarımızda.

Biraz rüzgar hafifleyince kumsaldan çıkmaya başladık ve yavaş yavaş aklımız başımıza geldi. Dolu yağsa, yıldırım yakınımıza düşse, sahildeki şemsiyeler uçsa, demiri bir yerimize girse, kum daha zarar verici boyutta olsa...

Her şey taş çatlasın beş- yedi dakika arasında oldu bitti. Sonra yine bulutlar aralandı, güneş çıktı, hava mis gibi oldu.

Deli adrenalin ama, sıkıcı geçen hafta sonunu coşkulandırmış oldu yağmur. Ama yine de; "Evde denemeyin!"


2 Ağustos 2017 Çarşamba

Gebelikte kışa hazırlık


Bu yazıyı yazarken kendimi tutamayıp kıf kıf kıf diye gülüyorum. Derdin mi yok, işin bu mu diye sorarsanız, hak veririm. Ama benim de kafa bunlara çalışıyor.

Bir dolaplar çevirirken ben


Sonuçta doğururken epidural almak yerine şarap içmeyi planlayan biriyim. Şampanya da olabilir. Az önce yeni doğum yapmış bir iş arkadaşım odaya geldi, süt sağmak için, "N'aptın, hastane çantasının hazırladın mı?" diye sordu. "Eeeeööömm, daha 30. haftadayım ben yaa!" dedim. "Olsun olsun," dedi, "Her an acil bir şey çıkabilir, yanına neler alman gerekiyor, biliyor musun?" dedi. Kendimi sözlü için tahtaya kaldırılan ve bir bok bilmeyip saçmalayan İnek Şaban gibi hissettim; aklıma ilk gelen şey ise bir şişe kırmızı şarap oldu.

Hastane çantaaasııı??!!

Bir yandan aklım bana "Artık hazırlanmaya başla, en azından kafanda bir şablon olsun." diyor, öte yandan hamile olduğumu bile yok saydığım zamanlar oluyor, "Yek yeaa, bira göbeği olm bu." diyorum. Akşam eve gelip de yemek yedikten sonra benim şarj sıfırlanıyor, bildiğin dükkanı kapatıyorum. Ha, salak gibi niyeyse her gün erken uyuyacağım dediğim halde yine 12'yi görüyorum ama elle tutulur hiçbir şey yapmıyorum. Bu işte bir terslik var ve ben anlayamıyorum.

Bunu ben kocama da kullanmış mıydım? 

Neyse, konuyu dağıttım, bok ettim, ne diyordum, kışa hazırlık. Bildiğiniz gibi domates biber salçaları, erişteler, tarhanalar, turşular, konserveler, kuru sebzeler mevsimi çoktan geldi. Biz de bu işin bir ucundan tutalım dedik, ve likör yapmazsak eksik kalırız diye hunharca vişne aldık. Galiba yazmıştım, ama yazmamış da olabilirim, bazen uydurduğum şeyleri de gerçek sanıyorum, olabilir, gebelik diyoruz.

Her blogcunun bir gün başına geldiği gibi, yazacak bir şey bulamama halinden ben de istifade ediyor ve hemen tarif verme hakkımı kullanıyorum. Bunun bir sonraki adımı blw ile gelecek, hemen hesaplayayımmmm, yaklaşık 8 ay sonraya tekabül ediyor. Ha, öncesinde lohusa kurabiyesi, şerbeti, süt arttırıcı tırı vırı şeyleri de olabilir, ruh halim ve anaçlığımla doğru orantılı olarak göreceğiz hep birlikte.

Malzemeler:

*Vişne
*Vodka
*Şeker


Bu yazı ile birlikte kendi adıma bir ilki daha gerçekleştiriyor, kendi çektiğim fotoğrafları kullanıyorum. (Oooo, ne biçim olay!)



Vişneleri yıkıyor, mümkünse çekirdeklerini çıkarmıyoruz. Birincisi üşengeçlik, ikincisi de martini bardağında ikram edilen zeytin tanesi gibi likörle birlikte vişneyi dağılmadan ikram edebilmek.


Kendimizce uygun bulduğumuz bir şişeye ya da kavanoza vişneleri yerleştirdikten sonra üzerine bir miktar şeker serpiştiriyoruz. Şekeri en son da koyabiliriz, sırası fark etmiyor. İstediğimiz tatlılık durumuna bağlı olarak miktarı azaltıp arttırabiliyoruz. Daha karizmatik bir şişe aramıştık ama elimizdeki turşu kavanozuyla kış hazırlığı nostaljisini daha derinden yaşayabiliriz diye şişeden vazgeçtik. Hıııhııımm.



Sonra vişnelerin üzerine vodkayı boca ediyoruz. Ben görülen kavanozun üzerine 70+40 cl civarında vodka ekledim sanırım. Vodka yerine muadili olabilecek başka türlü alkoller de kullanılabilir. Bir sonraki sefere etil alkol ile yapmayı planlıyorum. Bakalım, performansa göre değerlendireceğiz.

İkincisi ise nane likörü. Tarif için; bkz.

Malzemeler: 

*Nane
*Vodka
*Şeker



Anneannemin bir nanesi var. Peppermint denilen sakızlarda kullanılan mentolü güçlü bir nane. Ben de saksıya alıp çoğaltmıştım, bir süredir bekletiyordum. Dün budadım, bir avuç kadar nane çıktı, onu da nane likörü için yıkayıp yaprakları kuruladım.


Kavanozun yarısına kadar geldi naneler. Üzerine bir kaşık şeker ekledim. Yaklaşık bir ay sonra sıvı süzülecek ve yeniden şeker eklemesi yapılacak, tarifte bu aşamada şeker yok ama ben yine de koydum.


Nanelerin üzerine kalan vodkayı ekledim. Sanırım biraz daha vodkaya ihtiyacım var, onu da ikinci partide eklemeyi planlıyorum. Bakalım, iyi olacak mı?




 Nane likörünü bir ay sonra alıp şerbet ile tatlandıracağım. Vişneyi ise yeniyılda ancak görürüz, bir süre unutmak gerekiyor kendisini.


Likörlerin karanlıkta kalması ışık ile temas etmemesi gerekiyor. Karanlık bir dolaba koymadan önce bir de aliminyum folyo ile kapattım ki garanti olsun.

Yaa, işte böyle. Bebekli hayatın hazırlıklarını da kayınvalide ile annem hallediyordur. Kessin bence. Daha salça yapacak kadar yaşlanmadım, değil mi? :)